BİR MUHACİRLİK DESTANI

DUYUMSA VE ANLA

Eğitimci yazar Hasan Kalyoncu’nun yazdığı “Önce Annelerini Vur” adlı roman, Aralık 2015 tarihi itibariyle, okuyucularla buluşmaya başladı.Büyük bir merakla okuduğum söz konusu kitap, Çarlık Rusyası’nınemperyalist politikaları sonucu, 1916-1917 yılları arasında Trabzon ve çevresinde yaşanan Rus işgaliyle birlikte ortaya çıkan yerel direnişler ve muhacirlik olgusunu, o büyük insanlık dramını, destansı bir dilleanlatıyor. Yazar, tarihsel akış içerisinde yaşanan savaş gerçeğini, yetkin bir imgelem gücüyle, büyük bir ustalıkla yansıtıyor. Romanın ana çizgileri şu başlıklardan oluşuyor:

“Ve başlayalım hikâyemize/Cepheye destek/Şehri size emanet ediyorum/tanır mısın Kerim Çavuş’u/Eşek Meydanı baskını/ “Bu senin namusun”/Yusuf Usta/ “Biz buraya niye geldik”/Çakal Mustafa/Tüfekler hazır/Nahiye Müdürü kaçtı/ “Kanını da yerim”/ Mulâ Yanıyor !/Nokta bozuldu!/Göç başlıyor…/ “Önce annelerini vur !”/Yolda bir ölüm daha/Ben almazsam başka biri alacak/Yollar tükenmez/ “Bunu bana Allah gönderdi”/Kader’in kaderi/Kuşdili/Çeteler köyleri basıyor/Gitmek için gelmediler…/Çok yakışıklıydı/Ben geberttim gâvuru /Gözleri açıktı Mustafa’nın/Mehmet ile Mahmut/Umuttan öte gerçek…/

Savaş ve muhacirlik yıllarındaTonya ve çevresinin coğrafik özellikleri, doğal ve toplumsal dokusu, folklorik ve otantik kültür renkleri, savaş koşullarında bile özgünlüğünü hissettiriyor. İşgal, direniş, baskın, bozgun, açlık, yoksulluk, acılar, hastalıklar, çaresizlik, doğumlar, ölümler, dalgalar halinde göçlerçetin doğa ve göç yollarında yaşanan çileler, varılan yerleşim birimlerinde görülen insan öyküleri,savaşın bitmesiyle başlayan dönüş yolculuğu; geçmişte ve günümüzde yaşanan benzer muhacirlik olaylarını anımsatarak,duru, sürükleyici bir dille ortaya seriliyor.

Etme bulma dünyasının acı gerçeklerini, o dönemin Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey ile eşi arasındaki şu kısa diyalog net biçimde yansıtıyor:

“Gemiyi en son kaptan terk eder... İki yıldan beri Trabzon’dayız, Müslüman ahalinin neredeyse tamamı göç etti. Sıra bizde…”

“Geçen yıl Ermeniler göç etmişti.” dedi karısı. “Ağlaya ağlaya ayrıldılar evlerinden. Şimdi bize geldi sıra…”

Yazar Kalyoncu,bu eserde, tarihsel olay ve olguları, Karadeniz Bölgesi’nin insan ve doğa manzaralarını, yaşanan toplumsal gerçekleri, savaş ve göç koşullarında insanların sosyal psikolojisini,çok etkileyici bir üslupla çözümlüyor, betimliyor. Gözden kaçan birkaç küçük yazım yanlışı hariç, kitabın anlatımını güçlendiren betimler (tasvirler) tıpkı şiir gibi… İşte birkaç doğa betimi:

“Taa uzaklarda, yerle göğün birleştiği yerde bir dağ. Yalçın kayalar duvar gibi dikiliyordu yamaçlarında. Bahar geçmiş, yaz başlamıştı, ama dağın oyuklarındaki karlar hâlâ yerindeydi. Parça parça beyazlıklar güneş ışıklarıyla parlıyordu. Bulutlar inmişti başka bir tepeye. Küme küme, kar beyazı bulutlar…”

“Sisle kardeş gibidir Karadeniz’in yaylaları. Göz gözü görmez sis bastığında. Gözünüze giren parmağı görmekte güçlük çekersiniz. Toprakla sarmaş dolaş olan dağların sisi yüzünden yolunuzu yitirirsiniz çoğu kez.”

Romanda, direnişçilerin, Rus askerlerine yaptığı bir baskın şöyle betimleniyor:

“Öğle saati, yorgunluk, açlık… Rus askerleri, tüfek çatmış karınlarını doyuruyorlardı. Sisi siper ettik kendimize, saldırdık. Belki, ağızlarına aldıkları ilk lokmaları bile yutamamışlardı. Annelerinden, çocuklarından, sevgililerinden uzakta… Bilmedikleri topraklarda ölüme gittiler…”Rus askerlerinin feryatları, çığlıkları yankılandı kulaklarında… Biz, toprağımızı, namusumuzu korumak için girdik kavgaya. Onların ne işi var burada?...”

Kitapta yer alan öykülerin dil ve anlatım biçimi o kadar güzel ve etkileyici ki, okuyucuya bu örnekleri, tek  tek göstermeye sayfalar yetmez. En iyisi siz bu eseri, bir an önce satın alın. Sessiz bir ortamda, kendinizle baş başa kalarak okumayı deneyin. Geçmişe yapacağınız o gizemli yolculukta, bütün özellik ve güzellikleriyle bu kitabın tadını çıkarın.

İşgal yıllarındaTonya ve çevresinde, düşman askerleriyle yerel direniş güçleri fırsat buldukça birbirlerini öldürmeye devam ediyordu. İşte savaşın başka bir yüzü: Bu kez, Koçkur’da Rus askerleri, evlerine dönmekte olan yerli halktan kişileri kurşuna diziyor:

Rus askerleri serttiler. Dinlemediler... İte kalka sıraya dizdiler Muhammet Hafız ve arkadaşlarını.

On tane asker yer aldı karşılarında. Silahlarını doğrultup nişan aldılar. Rütbeli olanı emir verdi. On tüfek birden patladı. Namluların hedefindeki dokuz kişi düştü yere. Birer de süngü soktular boğazlarına. Üzerlerini aradı Rus askerleri. Değerli eşyalarını aldılar. Muhammet Hafız’ın altın saati ile kösteğine de el koydular.

Yedi arkadaşıyla Koçkur yolunda can vermişti Muhammet Hafız…

Dokuz kişiden biri de İnceoğlu Mustafa’ydı. Karaağaçlı Köyü’ndendi. Namludan çıkan kurşun sıyırmıştı kalçasını. Yine de düşmüştü arkadaşları gibi; ama süngüden kurtaramamıştı boğazını. Kendine geldi bir süre sonra. Süründü can korkusuyla. Mısır tarlasına girdi…”

Köylerini terk edemeyip oralarda kalanlar, esaret altında yaşamaya devam ederken, esaretten kaçıp yerini yurdunu terk eden binlerce muhacir, her türlü zorluğu göze alarak, göç yollarında yürümeye, güvenli bölgelere ulaşmaya, yerleşmeye devam ediyordu. Harşit çayının batı yakasındaki köyler, güvenli yerler olarak biliniyordu… Bu güvenli yerlere, ulaşabilenler; beklenmedik sorunlarla, açlık, sefalet, hastalık ve ölümlerle boğuşmaya devam ediyordu. Yazarın deyişiyle, bu çileli yaşam ve göç yolculuğu şöyle noktalanıyordu:

“Bir yol ayrımıydı Harşit. Yaşamla ölüm, özgürlükle tutsaklık arasında bir çizgiydi…1916 Temmuz’unda başlayan ölüm yolculuğu nerelere uzanmadı ki... Uzaklara, daha uzaklara yol aldılar gitgide eksilerek... Ölüm saçan yolları geride bırakmak, güvenli yerlerde yaşamak bile bir teselliydi onlar için. Kurtuluşu görmekti özlemleri. Geri dönme özlemi dinmeyen bir fırtına gibiydi.”

Özlem yüklü yüreklere umut doğdu 1917 yılının sonlarında. Aralık ayının ortalarıydı. Ordu’da duyuldu sevindirici haber… Erzincan’da Osmanlı ile Rusya bir anlaşma imzaladı haberi, su serpti yüreklere. İki yıla yakın bir zamandan beri duyulan en mutlu haberdi bu… Bitmek tükenmek bilmeyen acılı günler noktalanacaktı. Çar’ın yönetimine karşı bir isyan vardı Rusya topraklarında. Bolşevikler, adım adım ilerliyor, Çar’ın ordularını bozguna uğratıyordu. Ekim Devrimi ile Çar’ın egemenliği sona eriyordu Rusya’da. Yeni yönetim, Çar’ın ordularının işgal ettiği topraklardan geri çekiliyordu. Karadeniz’in acılarla yoğrulmuş toprakları eski günlerine dönecekti”.

Ahmet İNCE

incegil@hotmail.com

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !